Osmanlı Kuyumculuğu

Osmanlı Dönemive Ait Bilgiler

Moderatör: esengül

Osmanlı Kuyumculuğu

Mesajgönderen esengül » 04 Şub 2009, 15:08

Gümüş ve altın gibi madenler üzerine çoğunlukla değerli taşlar işleyerek kıymetli ziynetleri yapmak sanatı olan kuyumculuk Osmanlı döneminde gelişimini sarayda ve saray dışında olmak üzere iki yönde sürdürmüştür.

Osmanlı sarayında çeşitli hizmet erbabı sınıflar mevcut olup bunlardan biri de ehl-i hiref denilen sanatkarlar zümresiydi. El sanatlarıyla uğraşan kimseler demek olan ehl-i hiref devşirme zamanında saraya verilen acemilerden oluşur; hizmete alınanlar ustaların ellerinde yeteneklerine göre yetiştirilirlerdi. Bir kimse hizmete alındığından itibaren çok az gündelik alır sanatında ilerledikçe becerisine göre gündeliği arttırılır giderek kalfa ve usta olurdu. Bunlar arasında yer alan kuyumcular Topkapı Sarayı'nın Orta Kapısı ile Akağalar kapısı arasında kalan Bîrun denilen bölümde yaşamaktaydılar. Âmirlerine kuyumcu başı denirdi. Kuyumcular devşirmelerin kabiliyetlilerinden yetiştirilirdi. Kuyumcubaşı bunlar arasından yetişme olmayıp saray dışındaki kuyumcu esnafının usta ihtiyar ve mutemetlerinden tayin olunurdu. Bunlar saray kuyumcularına nezaret ederler ve onları yetiştirirlerdi. Saray için alınacak mücevherler ile yabancı hükümdarla ra hediye olarak yaptırılan mücevherler kuyumcubaşı tarafından muayene edilir ve kıymetleri belirlenirdi.

İkibin sanatkâr

Ehl-i hiref teşkilâtında kuyumculukla uğraşan pek çok ustanın ve çeşitli bölüklerin yer aldığı belgelerden anlaşılmaktadır ki bunların başında altın işçiliği yapan "Zergerân" bölüğü gelmektedir. Yeşim necef ve maden eserler üzerine altın kakmacılığı yapanlara "zernişâni" taş yontucu ve işlemecilere "hakkâkân" taşa foya yapanlarra ise " foyager" denilmekteydi. Saray kuyumculuğu ile ilgili bazı bilgileri mevâcip (maaş) masraf ve in'am defterlerinden edinmekteyiz. Günümüze gelen en erken tarihli ehl-i hiref mevâcip defterleri Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir. Mart 1526 tarihli "ehl-i hiref mevâcip teftiş defteri"nde saray sanatçılarının adları nereli oldukları bazen de uzmanlık dalları belirtilmiş olup 1526'da bunların sayılarının 58 zerger 22 zernişâni 9 hakkâk ve 1 foyager oldukları anlaşılmaktadır. Zerger hakkâk ve zernişanların çoğunluğunu Tebrizli ve Bosnalıların oluşturduğunu; usta ve çırakların arasında ise Arnavut Rus Gürcü Akkermanlı Üsküplü Çerkez ve Herseklinin bulunduğunu yine bu defterden öğrenmekteyiz.

Topkapı Sarayı'nda Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan hazine koğuşunun amiri hazinedarbaşı ve hazine kethüdası idi. Hazinedarbaşı sarayın en nüfuzlu görevlilerindendi. O sarayda hizmet gören ve sayıları 2000 kadar olan saray sanatkârlarının başı olduğu gibi enderun hazinesi ve saraya ait mücevherler ve kıymetli eşyanın korunmasından da sorumluydu. Serhâzin-i enderun denilen hazinedârbaşı ehl-i hirefe karışır maaşlarını dağıtırdı. Hazine koğuşundaki içoğlanların koruduğu enderun hazinesi binası dört geniş salondan oluşmaktaydı. Burada çeşitli cins nakit ile kıymetli taşlarla süslü altın ve gümüş kap kacak mücevher elmas ile yapılmış eşyalar kürkler şallar değerli kumaşlar halılar mücevherli eğer takımları kıymetli taştan yüzükler elmaslı ve altın düğmeli seraser kapaniçeler ve başka eşyalar mevcuttu.

Yavuz'un mührü

Hazine kethüdası da hazine koğuşu ile hazine-i hümayunun (iç hazine) amiri idi. Kendisinin görev değişikliği olduğunda bütün hazineyi bir başkasına en ince ayrıntısına kadar sayarak devir teslim etmek zorundaydı. Bu durum 1680'de hazine kethüdası iken vezir olan MermerMehmed Paşa'nın ölümünden sonra bıraktığı şeyler arasında saraya ait mücevherler ile kıymetli bazı eşyaların bulunmasından sonra sıkı bir şekilde uygulanmıştı. Hazine kethüdası olanların elinde Yavuz Sultan Selim'in vasiyeti üzerine enderun hazinesinin dış kapısına basılan kırmızı akikten yapılmış bır mühür bulunmakta idi. Yavuz'un "Benim altınla doldurduğum hazineyi (iç hazine) bundan sonra gelenlerden her kim mangır ile doldurursa hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle mühürlenmekte devam olunsun" şeklindeki vasiyetine son zamanlara kadar uyulduğu belirtilmektedir. Her yeni padişah başa geçtiğinde hazine ziyaret edilir önce hazine kethüdası anahtarı getirir Yavuz'un mührü muayene olunur ve onun mührüyle mühürlenmiş kilit ve kapı özel bir törenle açılırdı.

Rikâbiyye

Padişahların zaman zaman enderun hazinesini ziyaret ettikleri burdaki ambarlar sandıklar ve dolaplar içinde saklanan eşya silah ve mücevherden oluşan hazineyi gördükleri bilinmektedir.

Hazine-i Amire (hazine-i hümayun)'nin Yavuz Sultan Selim (1512- 1520) döneminde Dış Hazine Silahtar Hazinesi Raht Hazinesi Harem Hazinesi Muhallefat Hazinesi ve İfraz Hazinesi olarak çeşitli birimler halinde gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Fatih köşkü ( bu günkü hazine dairesi) odalarında bulunan Hazine-i Hümayun'un da kendi bünyesi içinde Bodrum Hazinesi Elçi Hazinesi ve Ceyb-i Hümayun Hazinesi gibi bölümleri bulunmaktaydı. Hazine-i Hümayun'da elçi armağanları yanında padişaha; sadrâzam devlet ileri gelenleri ve valide sultan tarafından verilen hediyeler de bulunurdu. Geleneklere göre padişah hediye almasının yanında seferde başarı gösteren serdar-ı ekreme eyalet valileri ve çeşitli görevlerde bulunan devlet ileri gelenleri ile yabancı elçilere de hediyeler verirdi. Verilen bu hediyeler darphane-i hümayunda yeniden yaptırılan değerli eşyalardı. Bu hediyelerle ilgili bilgiler hazine defter kayıtlarından öğrenilmektedir. Meselâ Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait bazı belgelerde ehl-i hiref sanatkârlarının adet olduğu üzere Ramazan bayramında padişaha hediyeler verdiği belirtilmektedir. Ayrıca padişaha saray mensuplarının Nevruz (yılbaşı)'da "Nevruziye" denilen kuyum işleri sadrâzam ve vezirlerin ise "Rikâbiyye" denilen hediyeler verdiğini yine kaynaklar belirtmektedir.



Saray kuyumcuları harem ve padişahtan gelen siparişlerin yanında bazen de büyük enderun ağalarının siparişi ya da tamir işleriyle uğraşırlardı. Yapılan her iş için ücret bizzat o işi yapan ustalara ödenirdi.

Osmanlı padişahlarının güzel sanatlara özellikle aaahip hat musikî resim ve ağaç işlerinin yanında kuyum işlerine de duyduğu sevgi ve ilgi öylesine yoğunlaşmıştır ki bazen bizzat uygulamalarını da beraberinde getirmiştir. Yavuz Sultan Selim'in şehzadeliğinde Trabzon'da kuyumculuğu öğrendiğini ve babası Sultan II. Bayezid adına sikke kazıdığını Evliya Çelebi'den öğrenmekteyiz. Kefe ve Manisa'da sancak beyliğinde bulunan Kanuni'nin ise şehzade iken maiyetinin ve sarayın ihtiyaçlarını karşılayan esnaf takımının arasında bir de zergerin bulunması onun bu mesleğe verdiği önemi göstermektedir. Osmanlı devletinin refah dönemlerinde kullanılmayan hazine eşyalarının satıldığı sıkıntılı zamanlarda ise para basılmak üzere daha çok gümüş eşyaların darphaneye gönderildiği yine kaynaklarda verilen bilgiler arasındadır. Ancak mukaddes emanetlerle ilgili eşyalara dokunulmayıp bunların sadece tamir ve ilavelerle korunmasına çalışılmıştır. Saraya ait takı ve değerli eşyaların ise bazen tozlandığı ya da rutubetten zarar gördüğü ve işe yaramadığı (bunlar arasında kılıçlar hançerler koşum takımları da vardı) gerekçesi ile fiyatları belirlenerek dışarı satıldığı da olmuştur. Bu işlerle uğraşan Yahudilerin saray içinde ve dışında kuyumculukla ilgili işleri yü rüttüğü ancak imalat işlerinde çalışmadıkları imalatta ise daha ziyade Türk Balkan ülkeleri ve İran'dan gelen kuyumcuların çalıştığı belirtilmektedir. Saraya bağlı kuyumcular ücretleri dışında parça başına da ücret almakta dışarıda dükkan açabilmekte idi.

Osmanlı kuyum işlerinin başında padişahların saray atölyelerine ve kuyumculara yaptırdıkları en değerli eserler gelmektedir ki bunlar arasında Kâbe'ye gönderilmek üzere yapılanlar Hırka-i Saâdet için yapılanlar ve padişahların kendileri için yapılanları sayabiliriz.

Padişahların Mekke ve Medine'ye her yıl surre-i hümayun gönderme geleneği Osmanlı devlet idaresinin önemli bir uygulamasıydı.

Padişah sadrâzam valide sultan ve başkadın efendinin ehl-i hireften saray ustalarına yaptırdıkları değerli taşlarla süslü altın şamdan buhurdan gülâbdan gibi eşyalar yüz yıllarca Medine'ye bu şekilde gönderilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arabistan'ın İngilizler tarafından Osmanlılardan alınması sebebiyle dönemin Medine muhafızı Fahrettin Türkkan paşa tarafından bu değerli eşyalar İstanbul'a getirilmiş ve enderun hazinesine konulmuştur.

Bosnalı Mehmed Usta

Osmanlı padişah hazinelerinden günümüze kadar gelen eserler değerli taşlarla süslü altın yeşim necef porselen tutya ve diğer madenlerden yapılmış olup bunlar Osmanlı kuyumculuğunun altın kakmacılığını ve taş işçiliğini yansıtmaları bakımından önemlidirler. İmparatorluğun değişik yerlerinden gelen farklı gelenek ve sanat görüşüne sahip ustaların çalışmalarıyla oluşan Osmanlı kuyumculuğu 16. yüzyıl ortalarına doğru çeşitli etkilerden ayıklanarak üslûp açısından kendine has bir gelişme göstermiştir. 16. yüzyılın son çeyreğinde imparatorluk çeşitli sanatlarda olduğu gibi kuyumculuk sanatında da en parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemin en önemli sanatçılarından olan Bosnalı Mehmed Usta Sultan III. Murad döneminde ehl-i hirefin zergerler bölüğünde 1588'den itibaren kuyumcubaşı olarak görev yapmış görevini Sultan III. Mehmed (1595-1603) döneminde de sürdürmüş Sultan I. Ahmed zamanının ilk yıllarına en geç 1606 yılının Ağustos ayına kadar serzergerân olarak çalışmıştır. Onun Topkapı Sarayı hazinesindeki imzalı ve tarihli eserleri arasında Sultan III. Murad Divanı'nın kabı Hırka-i Saadet Sandığı ve Sultan III. Murad tarafından Kâbe içinyaptırılan asma kilit ve anahtar yer almaktadır. Sultan III. Murad Divanı'nın kabı mücevherli yer yer savatlı olup altındandır. Hırka-i Saadet Sandığı ahşap üzerine altın kaplamadır. Mehmed Usta imzalı Kâbe kilidi ve anahtarı 16. yüzyılda Osmanlı padişahlarınca yaptırılanların en seçkin örneklerindendir. Saraydaki bu üç önemli esere imza atmış olması Mehmed Usta'nın saray kuyumcuları arasında özel bir yere sahip olduğunun da kanıtıdır. Altın işçiliğindeki kabartma tekniği ve savatı uygulamasındaki başarısıyla dikkati çeken sanatçının eserlerinde zümrüt ve yakutun yanısıra nadiren elması ölçülü biçimde kullandığı görülmektedir. Mehmed Usta'nın sanatçı olarak önemi 16. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı kuyumculuğunu yönlendirici bir rol oynamış olmasıdır.Osmanlı Saray sanatında kuyumculukta kişisel üslûbunu ortaya koyan Mehmed Usta eserlerinde 16. yüzyıl Osmanlı sanatına özgü motifleri "saz" üslubunun ana teması olan hatayi çiçeği ve yapraklarının üsluplaştırılmış biçimlerini ve rumiyi kullanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme ya da duraklama dönemlerinde saraya bağlı sanatçı sayısı da değişmiş ve özellikle son dönemlerde oldukça azalmıştır. 16. yüzyılda imparatorluğun en güçlü olduğu dönemde sanatçı sayısı fazla iken 18. yüzyıl ortalarında zergerân olarak sarayda sadece yedi kişinin çalıştığı kaynaklarda belirtilmektedir. 19. yüzyılda ise bu sayı daha da azalmıştır.

Osmanlı sarayında altın eşyalarda genellikle saf olarak değil başka bir madenle karıştırılarak kullanılmıştır. Örneğin sofra takımlarında altın yerine gümüş ve tombak tercih edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed'den sonra Balkanlardaki bazı altın ve gümüş madenlerinin daha sonra da doğudaki gümüş madenlerinin Osmanlıların eline geçmesi ayrıca İstanbul ve Trabzon gibi kuyumculuk merkezlerinin padişahların emrinde olması bu tür eşyaya olan ilgiyi bazen arttırdıysa da bazı padişahlar çok sade yaşadıkları gibi mücevher altın ve gümüş eşyaya iltifat da etmemişlerdir. Osmanlı kuyumculuğu Kur'an kabı kılıç hançer gürz gaddare tüfek tesbih bardak matara kâse şerbetlik maşrapa zarf kutu sandık şamdan buhurdan gülabdan kaşık nargile yazı takımı yelpaze ayna tarak askı kamçı sadak Kabe hediyeleri taht beşik örtü kaftan at koşu takımı gibi küçük ve büyük boyutlu eşyalar yani dekoratif eşya ve kullanıma yönelik eşyalardan başka sorguç hotoz zülüflük enselik saç bağı gerdanlık iğne çelenk küpe bilezik yüzük zihgir halhal pazıbent düğme çaprast zincir saat köstek kemer kemer tokası muska ve hamaylı gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz takı çeşitleri olarak da oldukça güzel eserler ortaya koymuştur.





Kaşıkçı Elması
Resim
Osmanlı kuyumculuğunun en güzel örnekleri arasında Topkapı Sarayı Müzesi'nde sergilenin zümrütlü hançer Kaşıkçı elması Kanuni Sultan Süleyman'a ait fildişi ayna altın beşik ve bayram tahtı sayılabilir.

Zümrütlü hançer Sultan I. Mahmud (1730-1754) tarafından İran hükümdarı Nadir Şah'a armağan edilmek üzere yaptırılmıştır. Kabzasının bir yüzünde bulunan etrafını elmasların çevirdiği iri üç zümrüt sebebiyle bu isimle anılmaktadır. Dünyanın en büyük ve en değerli 10 elması arasında yer alan Kaşıkçı elması 86 kratlık olup 1774'te Pigot adlı bir Fransız subayı tarafından Hindistan'ın Madras mihracesinden satın alınmış ve bu yüzden Pigot elması adıyla da tanınmıştır. Daha sonra da Tepedelenli Ali Paşa tarafından satın alınan bu elmas onun ölümünden sonra Osmanlı hazinesinin malı olmuştur. Kaşıkçı elmasının Osmanlı kuyumculuğu açısından bizi ilgilendiren tarafı uzmanların etrafındaki pırlantaların sonradan konulduğu düşüncesinde olmaları ya Tepedelenli Ali paşa ya da Sultan II. Mahmud tarafından dizdirilmiş olduğu kanısını taşımalarıdır. Kaşıkçı Elması'nı iki sıra çeviren 49 adet pırlanta ona ayrı bir değer ve güz ellik katmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'a ait ayna ise daire biçimli olup fildişi arkalığının çevresinde sultana övgüler içeren bir yazı yer almaktadır.

Süslü beşik

Türk kuyumculuk ve kakmacılık sanatının en seçkin örneklerinden biri olan altın beşik Kanuni Sultan Süleyman döneminde adı bilinmeyen bir Osmanlı şehzadesi için yaptırılmıştır. İskeleti ceviz ağacından olan bu beşiğin dış yüzeyi altın yaldızlı sıvama gümüş olup üzeri elmas yakut ve zümrütlerle donatılmıştır. Beşiğin iki topuzu sapı ve bağırdak denilen kundakta kullanılan dokuz adet çubuk da aynı şekilde değerli taşlarla bezelidir. Osmanlı döneminde çoğu kez padişahın doğacak çocuğunun beşik ve örtüsü padişahın annesi tarafından hazırlanırdı. Beşiğin hazırlanması için hazine kethü dasına emir verilir kethüda değerli taşlar ve sırmalarla süslü beşiği hazırlar kendisi önde saray memurlarından bir alay arkada olmak üzere "Beşik Alayı" denilen bir törenle bu beşik Eski Saray'dan Yeni Saray'a götürülürdü. Ancak beşiğin bazen sadrâzamlarca da gönderildiği olmuştur. Topka Sarayı'ndaki bu beşiğin vaktiyle Osmanlı sarayında gelenekli bir tören olan "Beşik Alayı" ile saraya getirildiği ve saray hazinesinde korunduğu sanılmaktadır.

Bayram tahtı

Osmanlı saraylarında yapılan büyük törenlerden biri de dini bayramlarda padişahların saray ileri gelenleriyle bayramlaştığı muâyede (bayramlaşma) töreniydi. Fatih Kanunnâmesi'nde bu törenin nasıl yapılacağı belirtilmekte ve "Bayramlarda Meydan-ı Divan'a taht kurulup çıkmak emrim olmuştur.." denilmektedir. Zamanla bazı değişikliklere uğrasa da bu törende genellikle bayramın birinci günü padişahlara ait bayram tahtı hazineden alınır Bab'üs-saade önündeki saçaklı sofaya getirilir yerlere serilen ipek halıların üzerine yerleştirilen bu tahta padişah oturur bayram tebriklerini kabul eder tören bitince alayla bayram namazına giderdi. Törenden sonra ise saray başhazinedarı bayram tahtını alarak hazineye koyardı. Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan Bayram tahtı da vaktiyle bu amaç için kullanılmıştır. Ceviz üzerine altın plakalarla kaplanmış üzeri değerli taşlarla süslü olan bu taht Osmanlı kuyumcularının kaplama ve mücevher kakma tekniklerini uyguladığı güzel bir örnektir. Bazı kaynaklarda Sultan III. Murad'a 1585 yılında Vezir İbrahim Paşa'nın al tından üzeri değerli taşlarla süslü bir Bayram tahtı hediye ettiği belirtilmekle araştırmacılar bu tahtın o taht olmadığını ileri sürmekte 1760 tarihli bir arşiv belgesinde hazine eşyaları arasında 953 adet zebercedle süslü altın kaplama bir taht-ı hümayunun varlığının bahsedilmesinden yola çıkarak Hazine Dairesi'ndeki bu tahtı 18. yüzyıla tarihlemektedirler.

Yapıların kubbe ya da tavanın ortasından bir zincirle sarkan genellikle yuvarlak biçimli süs eşyaları olan askıların padişahlar için yapılanlarının en güzel örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunmaktadır. Bunlar padişahların oturdukları tahtın tavanında ya da tahtın bulunduğu salonun veya odanın tavanından aşağı bir zincirle asılırdı. Altından ve üzeri değerli taşlarla süslü bu askıların tabanları püskül şeklindedir.

Kadın ve tesbih

Osmanlı döneminde özellikle dini günlerde ve toplantılarda kullanılması âdet olan içinde hoş kokulu ağaç kabuklarının ve bitki dallarının yakıldığı bir kab olan buhurdanların örneklerine çeşitli müze ve özel kolleksiyonlarda rastlamak mümkündür. Pirinç bakır ve gümüşten yapılabilen buhurdanların savatlı renkli taşlarla bezeli olanları ince bir işçilik sergilemektedir.

Boynuz kemik ve fildişi ile ağaç ve madenden yapılan tesbihlerin özellikle madenden (altın gümüş inci akik kan taşı kehribar şah maksut yıldız taşı yüz sürü oltu taşı ve necef ) olanları malzemelerinin sertliği sebebiyle yapımı zor olan zaman alan ve bir sanat eseri niteliği taşıyan parçalardır. D' Ohsson eserinde 18. yüzyılda tesbih kullanımı hakkında şu bilgileri vermektedir. "...Seçkin kadınların uzun bir tesbih taşımaları da âdettir. Bu tesbihlerin taneleri çok büyük bir ustalıkla işlenmiş akik kan taşı ak anber yahut mercandan olur. Hatta taneleri arasında çok değerli inc iler serpiştirilmiş olanlar yahut altın tellerle yapılmış meşe palamudu biçimi süsler bulunur. Erkekler olsun kadınlar olsun bunu bir oyalanma vesilesi olarak kullanır."

Kulpsuz kahve fincanının içine koyularak korunmasını ve fincanın eli yakmamasını sağlamak amacıyla yapılan tutmaya mahsus fincan zarfları madenden ağaçtan bağa boynuz ve fildişinden yapılabilmiştir. Madenden yapılanlarında kakma telkâri kalemişi tombak ve mıhlama gibi teknikler uygulanmış ayrıca savatlı mercanlı değerli taşlarla kakmalı fincan zarfları da yapılmıştır.



kaynak-.obaforum.com
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Ey Aşk !
Beni çok gafil avladın... Ben bir bakışa esir olacak insan değildim lâkin ;
YÂRi uzaktan sevmekmiş , dünyadaki nasibim...
esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
 
Mesajlar: 26178
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49

Osmanlı Kuyumculuğu

Google Reklam
 

Facebook

Dön Osmanlı'dan Günümüze

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

egemdizayn
nostaljim facebook

Inline HTML